Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Festival Tanrıçası: Terpsichore

TERPSİS & KHOROS  Terpsichore. Yunanca dilinde zevk almak ve dans etmek anlamına gelen kelimelerin birleşme kararı alıp tek vücut olmuş hali. Yani “terpsis” ve “khoros”.   Meğer kelimeler arasında güzel kararların verildiği anlar da oluyormuş. Bu güzel birleşme kararından ortaya çıkan kelimeyi kimseye kaptırmayan tanrıçamız Terpsichore, aynı zamanda on parmağında on marifet olan bir müzisyen olarak tanınıyor. Çeşitli eserlerde onun marifetli güzelliğini, elinde bir lir ya da flütü ile birlikte görebiliriz.  Olimpos Dağında sekiz kız kardeşini de yanına alıp, o festival senin bu festival benim diyerek festival tanrıçası hayatı yaşayan ilham perisi Terpsichore, o kadar ışık ve ilham saçan bir haldeymiş ki ilhamından faydalanabilmek için Antik Yunan sanatçıları, etrafında dört döner ve hatta tanrıçamıza adaklar sunarlarmış.   Çeşitli anlatılara göre Terpsichore'un birkaç çocuğu olmuş. Örneğin efsanevi müzisyen Linus'un, Terpsichore'un oğlu olduğu söyleniyo...
En son yayınlar

GÜNAYDIN ÇOCUKLAR

    23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı. Yani 23 Nisan 1920'de açılan Türkiye Büyük Millet Meclisini, Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk'ün çocuklara armağan etmesi.   ''23 Nisan, Türkiye milli tarihinin başlangıcı ve yeni bir dönüm noktasıdır. Bütün bir düşmanlık dünyasına karşı ayağa kalkan Türkiye halkının, Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni meydana getirmek hususunda gösterdiği harikayı ifade eder.  Bütün cihan bilmelidir ki artık bu devletin ve bu milletin başında hiçbir kuvvet yoktur, hiçbir makam yoktur. Yalnız bir kuvvet vardır. O da millî egemenliktir. Yalnız bir makam vardır. O da milletin kalbi, vicdanı ve mevcudiyetidir.  Ulusal egemenlik öyle bir ışıktır ki, onun karşısında zincirler erir, taç ve tahtlar batar yok olur.'' sözleriyle egemenliğimizi bizlere, geleceğe, çocuklara ve tüm dünyaya armağan eden, geleceğe tohumlar eken lider Atatürk.   O günden beri bu sebeple uluslararası kutlamalar, şenlikler düzenleyip dünyanın her yerinde...

BARIŞ

Kalbinin sesini aklın sesiyle aynı yola sokabilmek insana verilmiş en yüce yetenek olsa gerek. Kalp sesi yani öz'ün sesi. Sana hayat veren, can veren, umut veren ve sen bütün ipleri bıraksan da, inkar ve isyan etsende sana olan inancını yitirmeyen ve asla yitirmeyecek olan ses. Derinlere indiğinde seni büyük hoşgörüyle karşılayan ses. Ne halde, ne durumda, ne şekilde olursan ol senden vazgeçmeyen ses. Şimdi senden istediğim, yanıp kül olduğun, toz olduğun yerden küllerinden yeniden doğma cesaretini gösterebilmen. Kendi içinde barış ilan edip, sevgiyle yürüdüğün ve yürüyeceğin yolların umuduyla bu yükselişe dahil olman.  Kendi içinde barış ilan etmek. Kulağa hoş geliyor değil mi ? Evet önce kendi içimi görmem gerekirdi, gördüklerimi kabul etmesi zaman aldı. Hala alıyor. Bir önceki yazımda cesaretsizlik, korkaklık diye anlamlandırdığım bütün eylemlerimi kucaklıyorum şimdi. Asıl cesaretin, kendimde gördüğüm, yüzleştiğim bu karanlıkla tanışabilmek olduğunu anlıyorum. Korkmadan ve bu se...

YÜZLEŞ

  Kayıp bir ruh. Nerede kaybettiğini ve iplerinin nerede orta yerinden koptuğunu bilmeyen bir ruh. Evinde kayıp, işinde kayıp, dünyadaki ailesinin yanında zaten hep kayıptı, arkadaşlarının(?) arasında kayıp. Sevdiğini zannetiği adamın yanında zaten hiç var olamayan. Bedeninin olduğu mekanda kayıp. Hiçbir mekanda var olamayan ve hiçbir mekanda var olmak istemeyen. Olduğu yeri inkar eden ve kabul etmeyen bir ruh.  Busun işte. Gör. Varım, buradayım! dediğin hiçbir yerde aslında var olmadın. Olduğunu zannettin. Hep dışarıdan gelenle şekillendin. İçeriden zannettiğin dürtüler bile dışarının sana dokunduğu parmak izleriydi. Uçuk hayallerine ve kendi kendine söylediğin yalanlara tutundun. Özgürleşmek istedin. Özgürleş hadi ?  Hala içeri ve dışarı kavramlarını birbirinden ayıran bir kaç cümle kuruyorsun. Çünkü dış dünyada gördüklerinin kendinden geldiğini kabul etme cesaretin bile yok. İçerisi senin hayal dünyanda hep çiçekler güzellikler ışıklar sevgilerden başka bir şey değildi...

APTAL ÖFKESİ

  Kendi kendime yüklediğim gereksiz sorumluluklar. Başkalarının sorunlarını, bazen sorun olmayanları, duygularını ve düşüncelerini gözlemlemekten iç içe geçtiğim varlıklar. Kendi kendime yarattığım, kendimi bildiğimi zannettiğimde içimde konuşan bazı 'sen böyle yaşamalı,davranmalısın' sesleri.  Ben kim? Herkesin tek ve sözde 'biricik' olduğunu sohbet ettiğim sevdiğim sevmediğim arkadaşlarımla sürekli konuşurken kendi tekliğimde ve biricikliğimde buluşamayışlarımdan bu sancılar. Biliyorum da işte, insan hep bir kaçış ve kendini kandırma dürtüsüyle yaşamak istiyor.  Kendini kandırma dürtüsü ? Aptallık.  Sanırım aptallığıyla yaşamayı öğrenmiş ve kabul etmişler özgürleşme yolunda bir adım atabilmiş olanlar onlar! Dayatılan, 'akıllı insan olma' baskısına baş kaldırabilenler. Hata yapma lüksünü tanımayan ve hatadan korkulmasına sebep olan kendi oluşturduğumuz saçma sapan bi düzene baş kaldıranlar. İnatla, öfkeyle, gerçek ve filtresiz aşırı duygularla, aşkla ortaya çık...

YAPBOZ

 Değişen dünya, değişen formlar, değişen algılar, değişen normlar, değişen zihin, değişen kodlar.  Önce gözlerini açtın ve dünyanın ne demek olduğunu öğrendin. Dünya sen'den ibaret. Dünya ben'den ibaret. Sen ve ben ise bütün sis perdesi indiğinde çırılçıplak saf özünden oluşan beden bulmuş varlıklarız. Madde ve manayız. Işığız ve bilinçiz. Küçücük bir noktayız ve cümlenin tamamıyız.   Tek başına bir bütünüz ve bütünün sadece bir parçasıyız. Parçalar birleşirken oluşturduğumuz yapbozuz. Şimdi o yapbozun parçalarını teker teker olması gerektiği yere yerleştirme zamanı. Resmin tamamına bakarken en ince ayrıntısını da görebilme kabiliyetini keşfetme zamanı. Yapbozu elbirliğiyle tamamlama zamanı. Yapbozun bir parçası sensin. Sen eksiksen tablo eksik. Anlıyor musun ? Sen olman gereken yerde değilsen resim bozuk. Sağ köşeye geçtin olmadı, ortaya geçtin yine olmadı, sen olman gereken yerini bulana kadar hiçbir şey tam değil. Eksik hissetmelerin bu yüzden. Bir şeylerin tam ol...

PENCERE

  Zaman, sadece ilerlemekle görevliydi. Bir tarafta acı çok büyükken, insanın hayatta kalma mücadelesi somutlaşmışken, yani artık her şey gözle görülür bir şekilde ortaya çıkmışken zaman ilerliyor ve akmaya devam ediyordu. Hem hayatın doğalında olan ve insanın alışık olduğu bir şeydi bu; zaman her zaman akmaya devam ederdi, bunu biliyorduk. Hemde bildiğimiz şeyi uygulamak bi o kadar zorlaşmıştı. Çünkü ne yapacağımızı hiç bilmediğimiz bir şeyle karşı karşıya, burun buruna kalmıştık ve ne zamanın akması normal geliyordu ne de hayatın devam ediyor olması. Bir yandan da böyle düşünmek ve ara ara içimize gelen ne yaşadığını bilememe hali, panikler, üzüntüler, öfkeler, acılar, suçluluk duyguları, anksiyeteler, hiç bu kadar normal olmamıştı.  Her şeyi ve herkesi anlamak çok kolaylaşmıştı benim gözümde. Öfkeli bir insanı hiç bu kadar iyi anlamamıştık belki. Anlasaydık zaten bir ihtimal başka bir dünyamız olurdu o ayrı. Panik halinin ne demek olduğunu hiç bu kadar iyi anlamamıştık. İns...